Harut Marut’u Nasıl Bilirdiniz? Tüm Ayrıntılarıyla


0

Mezopotamya medeniyetin beşiği. Uygarlıkların hayat bulduğu, aynı zamanda kara ilminde geliştiği nokta. İşte bu bölgede Metafizik ve ruhsal varlıklarla ilişki kurma, çeşitli büyü ve sihir yöntemleriyle onlardan faydalanma ve dünyevi arzular için onları yönlendirme sanatı geçmişin en popüler işlerinden biriydi. Kökleri Sümer ve Akad metinlerine kadar inen gizemli faaliyetler, tüm Orta Doğu ve Akdeniz çevresinde, birden çok tanrıya inanan toplulukları etkilediği gibi; Yahudi, Hristiyan ve Müslümanları da etkilemiştir. Bu konuda pek çok kitap yazılmış ve dinlerin yasaklamalarına rağmen insanların büyü ve sihre olan ilgisi önlenememiştir. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen günümüzde bu faaliyetler hâlâ devam etmektedir.

İşte hikayeleri Sümerlerden itibaren birçok toplum ve dinde farklı adlarla anlatılan Hârut ve Mârut isimli varlıkların ne oldukları ve ne öğrettiği konusu hep kafa karışıklığına yol açmıştır. İnsanlar İsrailiyat kaynaklı bilgilerin popülerliğinden dolayı bu kaynaklara dayalı anlatımları hep ilgiyle okumuş ve hafızalarına kazımıştır.  Bu varlıklar melek olarak ifade edilse de en çok tepkiyi ve kafa karışıklığını İslam dini yaşamıştır. İslam dinine ters birçok bilgi bu varlıklar ile anılmış ve anlatılmıştır. Bu videoda sizlere hikayeleri Sümerlerle başlayan ve Kuran-ı Kerim’de de söz edilen Harut ve Marut adlı iki varlıktan bahsedeceğim. Keyifli seyirler diliyorum.

Kur’ân-ı Kerim’de Bakara suresinin 102. ayetinde geçen Hârût ve Mârût ismi çevresinde oluşturulan hikâyeler İslâmîyetten önceki birçok din ve kültürde de yer bulmuştur. Sümerlerden Akadlara, Zerdüştlükten Hinduizm’e kadar birçok medeniyet ve dinde -farklı adlarla da olsa- bu iki varlık etrafında oluşturulmuş çeşitli hikâye ve rivayetlere rastlanmaktadır.

Hârût ve Mârût isimleri Arapça değildir. Bu iki ismin kökeni konusunda pek çok görüş ortaya atılmış, bu isimlerin Acemce, Ermenice, Hintçe, Süryanice ve Musevice’den geldiği konusunda çeşitli iddialar ileri sürülmüştür. Bununla birlikte kelimenin Sami kökenli olduğu fikri genel kabul görmektedir. 

Hârût ve Mârût hikâyesine benzer bir hikâye ilk olarak Sümerlerde karşımıza çıkmaktadır. Muazzez İlmiye Çığ hanımefendinin, Kur’ân, İncil ve Tevrat’ın Sümerdeki Kökeni kitabında birçok kutsal kitapla tefsirlerde geçen bu meşhur hikâyenin, Sümerlerdeki Dumuzi ve İnanna efsanesine dayandığını ve bunun çok değiştirilmiş bir motifi olduğunu söyler. O, bu hikâyede yer alan Zühre’nin Venüs yıldızının Arapça adı olduğunu ve Sümerlere, Sümer tanrıçası olan İnanna’nın daha çok Venüs yıldızıyla sembolize edildiğini belirtir. Kitabın devamında güzel bir kadın olan Zühre’ye Hârût ve Mârût’un âşık olmasını, Sümerlerdeki çoban tanrısı Dumuzi ve çiftçi tanrısı Enkidmu’nun, Zühre’yi simgeleyen İnanna’ya âşık olmasıyla bağdaştırır. Buna göre Sümerler’deki çoban tanrısı Dumuzi ile çiftçi tanrısı Enkidmu da Hârût ve Mârût’u simgelemektedir. Bundan dolayı da yazar, Sümer’in çok tanrılı dinindeki tanrıların tek tanrılı dinlere bir melek olarak girdiğini belirtir. Sonuç olarak Muazzez İlmiye Çığ, bu hikâyenin kökeninin Sümerlere dayandığını, oradan Yahudiliğe, Yahudilikten de İslâmî literatürüne geçtiğini söylemektedir.

Bu hikaye aynı içerikle sümerlerden Akadlara geçmiştir.

Hârût ve Mârût isimleri ile bunların hikâyesi Tevrat ve İncil’de bulunmamaktadır. Bazı oryantalistlerin, Tevrat’ın Yaratılış bölümünde geçen ‚Tanrı’nın oğulları‛ tabiri ile İncil’deki Petrus’un II. Mektubu ve Yahuda’nın Mektubu bölümlerinde yer alan düşmüş melekler ifadesiyle, kastedilenin Hârût ve Mârût olduğunu belirtmelerine rağmen kimi araştırmacılar bu meleklerin Hârût ve Mârût’la bir ilgisi olmadığını söylemektedir (Demirci 1997: 263).

İslâmî literatürdeki Hârût ve Mârût hikâyesi ise Kur’ân’dan ziyade büyük ölçüde geç dönem Yahudi tefsir kitabı olan Midraş Avkir’e dayanır (Demirci 1997: 262). Hârût ve Mârût hikâyesinin pek çok varyantı varsa da en meşhuru şöyledir:

İdris Peygamberin yaşadığı zamanda bir gün melekler yeryüzünde kan döken, puta tapan kısacası günah işleyen insanlar görüp şaşırmışlar ve Allah’a, ‚Ey Rabbim, senin kulluk için yarattığın ve bize secde ettirdiğin insanoğlu yeryüzünde kan döküyor, puta tapıyor, içki içip zina ediyor. Buna nasıl dayanıyorsun.‛ diye şikâyette bulunmuşlar. Allah da meleklere, ‚Eğer insanoğluna verdiğim nefs ve şehveti size verseydim siz de aynısını yapardınız.‛ demiş. Bunun üzerine melekler kendilerini savunarak asla böyle bir şey yapmayacaklarını söylemişler. Allah da onlara içlerinden en iyi iki meleği seçmelerini ve bunların imtihan için yeryüzüne gönderileceğini bildirmiştir. Melekler, içlerinden en güvendiği Hârût ve Mârût ismindeki iki meleği seçmişler. Allah her iki meleğe de insana verdiği nefs ve şehveti vermiş ve onlardan puta tapma, insan öldürme, içki içme ve zina yapma gibi büyük günahlardan uzak kalmalarını istemiştir.

Yeryüzüne inen bu iki melek gündüzleri adaletle insanlar arasındaki anlaşmazlıklara hüküm verir, geceleri de İsm-i Azam duasını okuyarak göğe yükselirmiş. Bir gün Zühre isminde çok güzel bir kadın kocasından boşanmak için bu iki meleğin kapısını çalmış. Zühre’yi gören her iki melek de ona âşık olmuş ve onunla birlikte olmak istemiş. Zühre, kendileriyle birlikte olacağını ama onların ilk olarak kendi taptığı putlara tapması gerektiğini belirtmiş. Hârût ve Mârût’un buna karşı çıkması sonucu Zühre bu sefer de eğer kocasını öldürürlerse onlarla birlikte olacağının sözünü vermiş. Meleklerin buna da karşı çıkması sonucu Zühre son şart olarak şarap içmeyi kendilerine teklif etmiş. Arzuları karşısında çaresiz kalan melekler bu üç şarttan en hafifi olarak şarap içmeyi uygun görmüşler. Fakat şarabı içen melekler kendilerinden geçince Zühre’nin kendilerinden istediği ilk iki isteği de yerine getirmişler yani hem puta tapmışlar hem de kadının kocasını öldürmüşler. Fakat kadın bütün bunlara rağmen yine de onlarla birlikte olmaya yanaşmamış ve onlardan son olarak göğe çıktıkları duayı öğrenmek istemiş. Onlar da kadından bir an önce kâm almak için İsm-i Azam duasını ona öğretmişler. Zühre bu duayı okuyarak hemen göğe yükselmiş. Fakat sema bekçileri olan melekler tarafından onun üçüncü kat gökten yukarı çıkmasına izin verilmemiş. Allah da onu burada insanlara ibret olsun diye parlak bir yıldıza dönüştürerek bırakmış. İşte o gün bugündür Zühre veya Venüs yıldızı olan kadın gökte asılı dururmuş.

Bütün bu olanlardan sonra melekler tekrar göğe çıkmak istemişler, ama başaramamışlar. Çünkü Allah bu yaptıkları karşısında kendilerini cezalandırmak istemiş. Böylece bu iki meleğe dünya ve ahiret azabından birini tercih etmeleri gerektiği söylenmiş. Dünya azabının fâni, ahiret azabının ise bâki olduğunu bilen Hârût ve Mârût da dünya azabını seçmiş. Bunun üzerine Babil’deki bir kuyuya kıyamete kadar başları aşağı gelecek şekilde asılmışlar. Aşağılarında yer alan suyla aralarında dört parmak aralığında bir uzaklık olduğu için kıyamete kadar bu sudan içemeyecekleri belirtilir.  Ayrıca Hârût ve Mârût’un onların yanlarına gelen insanlara sihir ve büyü öğrettikleri de söylenmektedir. Melekler bu büyü ve sihrin günah olduğunu söylemeden ve bunu gerçekten öğrenmeyi isteyip istemediğini insanlara üç kere sormadan hiç kimseye bir şey öğretmezlermiş.

Evet İsrailiyat kaynaklı hikaye böyleydi.

Kur’ân-ı Kerim’de ise Hârût ve Mârût,  Hz. Süleyman’la birlikte anılmakta olup haklarında çok fazla şey belirtilmeden ele alınır: Bakara suresi 102. Ayette şöyle anlatılır.

Süleyman’ın mülk ve saltanatı konusunda onlar, şeytanların okuyup durduklarına uydular. Hâlbuki Süleyman küfre sapmamıştı. Ancak şeytanlar küfre sapmıştı; insanlara büyüyü öğretiyorlardı. Ve Babil’de Hârut ve Mârut adlı iki meleğin üzerine indirileni öğretiyorlardı. Oysaki o ikisi, “Biz bir imtihan aracıyız, sakın küfre sapma!” demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. İnsanlar onlardan erkekle eşinin arasını açacakları şeyi öğreniyorlardı. Ne var ki, onlar onunla Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine zarar vereni, fayda sağlamayanı öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu satın alanın âhirette hiçbir nasibi olmayacağını açıkça bilmişlerdir. Öz benliklerini sattıkları şey ne kötüdür! Bir bilebilselerdi! (Bakara 102) 

Görüldüğü üzere bu âyette Hz. Süleyman’a atılan iftiralarla Hârût ve Mârût’un sihir öğrettiğine dair bilinenin aksine son derece sınırlı bilgiler verilmektedir. Birçok müfessir, bu âyetle Allah’ın sihir öğrenme ve öğretmeyi günah saydığı konusunda hemfikirdir. Burada Hârût ve Mârût’la ilgili tek bilgi, Onların Babil’de bulundukları ve günah olduğu uyarısında bulunmadan kimseye birşey öğretmedikleridir. Bununla birlikte tarih ve tefsir kitaplarında İsrailiyat’ın etkisiyle bir yığın efsaneye yer verilip konunun ayrıntılı bir biçimde anlatıldığı görülüyor (Demirci 1997:263). 

Konunun israiliyat etkisi altında kalmasının en büyük nedenlerinden biri bir önceki videomda bahsettiğim Yahudi kavimlerinin bir kısmının kara ilimle uğraşarak yönlerini kaybetmelerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü dünya milletleri arasında büyü ile en çok uğraşanlar Yahudilerdir. Büyünün doruk  noktasına çıktığı zamanda Hz. Süleyman’ın dönemiydi. Kuran-ı Kerim’de Bakara suresi 102. Ayette bu konunun Hz. Süleyman ile birlikte bahsedilmesinin esrarı da burada yatmaktadır.

Devam edecek olursak;

Söz konusu âyette sihrin günah olduğunun açık olduğu bildirilmekle birlikte Kuran-ı Kerim’e göre meleklerin günah işlemeyeceğinden hareketle Hârût ve Mârût’un aslında insanlara sihir değil ilham cinsinden bilgi ve gerçekler öğrettiğini söyleyen müfessirler de bulunmaktadır. 

 Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır söz konusu ayeti böyle yorumlamıştır: 

Bu iki melek ve bunların öğrettikleri hakkında birçok sözler söylenmiş, çeşitli görüşler ve bahisler ortaya konmuştur. Bütün bunları görüp değerlendirdikten sonra bizim âyetten anladığımız şudur: Bilindiği gibi, meleklerin insanlara öğretileri ya vahiy veya ilham demektir. Harut ile Marut’un Cebrail gibi vahiy meleklerinden olduklarına dair herhangi bir delil yoktur. Bilakis âyet bunları her şeyden önce bilgi getiren melekler değil, bilgi gönderilen melekler şeklinde gösterdiği için nüzulde aşağı derecedeki meleklerden oldukları açıktır. Şu halde öğretilerinin de peygamberlere gelen vahiy derecesinde olmayıp ilham cinsinden olduğu aşikârdır. İlham ise herkese olabilir. Demek oluyor ki, eski bir medeniyet merkezi olan Bâbil şehri ahalisinden birtakım kimseler, iki şekilde, böyle iki ilahî kuvvet ile ilhama mazhar olmuşlar, bu sayede hilkatteki gizli sırlardan bazı harika ve acaip şeyler öğrenmişler ve öğrenirken bunların şerre de müsait olduğunu, şu halde kötüye kullanılmasının küfür olacağını da öğrenmişlerdir. O halde bu iki meleğe indirilen ve Bâbil halkından bir çoğuna ilham yoluyla öğretilen bu şeyler hadd-i zatında sihir değil idi. Fakat sihir olarak da kullanılabilir ve böyle kullanılınca da katıksız küfür olurdu. Bunun için âyette bunun sihir olduğu ifade edilmişti. (Yazır 2002:326-327).

                Bu video ile ilgili değerli görüşlerini yorum kısmında bizimle paylaşabilirsiniz. Bir sonraki videoda görüşmek dileğiyle…

Kaynak:

HÂRÛT VE MÂRÛT HAKKINDA TERCÜME BİR RİSALE

H. Sercan KOŞİK
Gazi Türkiyat, Bahar 2013/12: 141-153


Like it? Share with your friends!

0

What's Your Reaction?

hate hate
1
hate
confused confused
1
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
0
love
lol lol
0
lol
omg omg
1
omg
win win
1
win

0 Comments

Send this to a friend